Posts

Home Sweet Home paspası alır mısınız bana?

Köşedeyse, aydınlıksa o daire lükstür. Eğer kombisi varsa ulltra lükstür, yenibinanın bodrum katıysa fiyat 250 bine çıkar, tramwaya, otobüse 3 dakikalık mesafedeyse 500 bin, eğer denizi ucundan görüyorsa 458 bin, 3+1 ise 600 bin..... (biraz abarttım tabii) Ev almak şu hayatta en son istediğim şeydi, kıçı kırık Fındıkzade oldu sana adeta bir Nişantaşı, Teşvikiye... 40 yıllık binalara yüzbinlerce lira vermek hiç akıl karı değil, onun yerine bir yazlığımız olsa daha makbule geçerdi. Ama büyüklerimiz hemen atlar "Sizin çocuğunuz var, artık ev almanız lazım" Siz paradan haber verin hocam?? Velhasıl kelam ev arıyoruz, kelepir, kupon, okazyon ne olursa!

!

Ölün diyor bu ülke, geberin! Borç içinde canınız çıksın, çocuklarının ölsün, siz de kalp krizi geçirin, bir yerlerinize felç gelsin, bok çukurlarında yüzün!!! İnsanını, bebeğini, çocuğunu acımadan yok eden bü ülkeden nefret ediyorum, sıkışıp kaldığım 2 semt arasında gidip gelirken, at gözlüğümle hiç bir tarafı, hiç bir kimseyi görmüyorum. Ne parasını, ne kariyerini, ne lüksünü hiç bir bokunu istemediğim gibi, sadece masum insanları rahat bıraksın istiyorum. Rahat!

Asmalımescit için benim de birkaç lafım var arkadaşım!

Şimdi artistlik sırası bende. 82 kuşağının bir temsilcisi olarak ve doğma-büyüme-çocukluk-gençlik-şimdilerde yetişkinlik- İstanbul'lu olarak, neredeyse 15 yaşından beri Beyoğlu'nda bulunmuşumdur. O şimdilerde bilinçsizce savunduğunuz Asmalımescitlerde, Nevizadelerde, Tünellerde tinercilerle beraber fink atartık zamanında, gece 11'den sonra bazı sokaklar o kadar ıssız olurdu ki, koşa koşa geçerdik korkudan, kaldırımlarda oturup şarap içerdik, şarkı söylerdik, yuvarlanırdık yerlerde. Azcık sarhoş olunca korku falan kalmazdı tabii... Minik minik kafeler vardı, Asmalımescit'de, orada çalışan garsonlara aşık olurduk. Şimdi metrekaresi 1000 Liradan başlayan o dükkanların önünde oturur, hayat niye böyle lan diye dertlenirdik. Yok rakıymış,  yok mezeymiş, yok topuklu ayakkabılı ablalarmış, yok plazadaki ofisinden fırlayıp oralarda göbeğini hoplatan abilermiş, yok kalın çerçeveli gözlüğünü takıp kendini tasarımcı sanan kızlarmış, yok bilmem neymiş, hiç bilmezdik... Diyorum ya bi...

Bu saatten sonra enstrüman çalamayacağıma göre...

Image
"Müziğe ilgim çok küçük yaşlarda başladı. 3 yaşında falan annemin saç fırçasını mikrofon gibi kullanıp ayna karşısında hem şarkılar söyler, hem de dans ederdim. Hatta böyle hafta sonları falan bütün aile toplanır ben de onlara konserler verirdim. ihiihihihi..." Demedim tabii hiçbir zaman. Küçüklüğüme dair müzikle ilgili en belirgin anım, annem mutfakta yemek yaparken Türk Sanat müziği, Zeki Müren, Muazzez Abacı falan söylememdi. Bütün apartman alkışlamıştı bir keresinde artık nasıl bağırdıysam... Beni bir gün biri -apartmana gelen misafirlerin arasında gazinocular kralı varsa- keşfeder diye her akşam şarkı söylemeye başlamıştım. Ta ki annem yeter artık diyene kadar. Bir de babamın Topkapı'dan aldığı Michael Jackson ve Madonna kasetleri vardı tabii, bildiğin kaset ahhh ne güzeldi onlar,  o zamanların pop şarkıcıları işte Vanilia Ice'lar falan, Allah ne verdiyse...Güzeldi abimle dinler dans ederdik, ta ki dedem camiden gelene kadar... Sonra büyüdük müyüdük, ortaok...

Ne bakıyosun?

"Bana okulun yerini sordu, ben de dedim şurdan gitçen falan diye, sonra bu geçerken bana çarptı, bir de söylendi, baktı tip tip, ben de ne bakıyon dayı dedim, sonra geldi koydu bir tane...." Onlar birbirlerine yumruk attıkça benim midem bulandı, kusmak istedim yüzlerine yüzlerine... Genç olan yaşlı olanı yumruklarken aslında onu değil, ortaokulda "senden bir bok olmaz" diyen matematik hocasını, gece alkollu geldi diye kendisine küfreden babasını, üniversiteyi birincilikle bitiren amcasının oğlunu, hergün hakaretlerine maruz kaldığını usta başını, geçen gün yol vermeyen o üstü açık  BMW'nin sürücüsünü yumrukluyordu... Tam olarak bilemiyorum ama sanırım Körfez Savaşı'nın patlak verdiği yıllardı, ben de ilkokula başlamıştım, erkekler askere alınacak gibi birşeyler duymuştum, babam da askere gidecek diye gizli gizli ağlamıştım... Sonra kendi kendime "Eğer gerçekten babam askere giderse ben de gizlice onunla giderim ve savaş meydanında DURUN! diye bağırı...

Aksaray üst geçitin altındaki adam.

Orda işte, her sabahki gibi yine orda.. Dönmüş arkasını insanlara, arabalara, koca bir şehre... Dönmüş arkasını dünyaya, uyumaya çalışıyor. Uyutmuyorlar oysa, korna çalıyorlar, bağırıyorlar, dövüyorlar, tecavüz ediyorlar... Birazdan pes edecek ,  kalkacak yattığı pis ve rahatsız yerden, kara poşetinin içinden çıkaracak ucuz şarabını, şanslıysa bir de sigarasını... Çıkaracak o kara poşetinden bütün kadersizliğini, hiçliğini... Biz de işe gitmeye devam edeceğiz, hiç birşey olmamış gibi!

Doğa'yla başbaşa olmak istemeyi anlıyorum fakat....

Image
Güneşi çok sevmem, kışın parlayanını tercih ederim, yaz sıcaklalarından hiç hazetmem, midem bulanır, terlerim, halsiz düşerim, yemek yiyeyem, içki içemem vs... O yüzden orman tatillerini tercih ederim, yani ağaçlar altında bir yerlerde kalıyım, sabah bir sincapla göz göze geliyim vay efendim baykuşlar ötsün bütün gece, bayılırım, gece vakti orman yürüyüşü yapmaktan hem çok korkar hem de çok severim... Çalı çırğı toplamak, çimenlerde yuvarlanmak, ormanının sesini dinlemek...Akşama kadar o krem senin bu krem benim heryerimi yağlıyım, güneşin alnında yatıyım malak gibi, ay yazarken bile fenalaştım! Zaten doğanın bir parçası olan insanın, herşeyi yakıp sonra bir ağaç görebilmek  için kilometrelerce yol gitmesi hiç akıl kari değil ama çok geç kaldık biliyorum. Ayrcıa pyhscodelic kafalar yaşayanların güneyde bir dağın yamacına gidip,  orada dans ve pis pis kıyafetler eşliğinde yerlerde sürünmeleri bana kusura bakmayın ama çok saçma geliyor. Gerçekten o giydikleri kıyafetler benim ...